Kategori arşivi: Yazarlar

TRT’DE YAŞANANLAR MOBBİNG DEĞİL DE NEDİR?

Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör işyerlerinde gerçekleşen psikolojik taciz, çalışanların itibarını ve onurunu zedelemekte, verimliliğini azaltmakta ve sağlığını kaybetmesine neden olarak çalışma hayatını olumsuz etkilemektedir.

Kasıtlı ve sistematik olarak belirli bir süre çalışanın aşağılanması, küçümsenmesi, dışlanması, kişiliğinin ve saygınlığının zedelenmesi, kötü muameleye tabi tutulması, yıldırılması ve benzeri şekillerde ortaya çıkan psikolojik tacizin önlenmesi gerek iş sağlığı ve güvenliği gerekse çalışma barışının geliştirilmesi açısından çok önemlidir.(2011/2 Başbakanlık Genelgesi)

TRT’de ikna odalarının kurularak çalışanlara gözdağı verilmesi ve emekli olmalarının istenmesi; sonraki süreçte emekli olmak istemeyenlerin hiç bir rasyonel gerekçe gösterilmeden sözde İhtiyaç Fazlası Personel denilerek başka kurumlara gönderilmesi ve yukarıdaki tanımlarda belirtilen davranışlara maruz kalmaları mobbing parametreleri ile uyumluluk göstermektedir. Bu süreç kanaatimizce tam bir mobbing sürecidir.

1- İhtiyaç fazlası personel hangi objektif kriterlere göre belirlenmiştir. Ortada Objektif kriterler yoksa çalışanlar, neye göre İHTİYAÇ FAZLASI olarak belirlenmiştir. (Anayasa 17. Madde: Kişinin Dokunulmazlığı, Maddi ve Manevi Varlığı: Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.)Bu bir ayrımcılık değil midir? Her türlü ayrımcılık Anayasamızda yasaklanmıştır.
Ayrımcılık ile mücadele konusunda Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu kurulmuştur. Bu konuda Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nu göreve davet ediyoruz.

2- TRT’de devam eden bu süreç KHK kapsamında yapılıyor denilerek hukuki gösterilmeye çalışılabilir, peki hakkaniyete uygun mudur? Etik midir? Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nu göreve çağırıyoruz.

3- Kamu Denetçiliği Kurumu; kamu görevleri ve görevlilerini; yaptıkları eylem ve işlemleri ile ilgili denetleyen bir kurumdur. TRT’de yaşanan bu sürece Kamu Denetçiliği Kurumu’nun kayıtsız kalması düşünülemez. Hak, hukuk, hakkaniyet adına Kamu Denetçiliği Kurumu’nu Göreve çağırıyoruz.

4- Deneyimli, birikimli insan kaynağımız olan beşeri sermayemizi heba etmenin, kamu yararı ve hizmet gereği açısından bakıldığında Ülkemize ne kazandırdığını (kaybettirdiği) kamuoyunun takdirine sunuyoruz.

5- Ülkemizin imzaladığı uluslararası sözleşmeler gereği (AB Sosyal Şartı 26.ncı maddesi Onurlu Çalışma Hakkı, İLO Sözleşmeleri, iş güvenliği, işyeri barışı, sosyal diyalog) yükümlülükleri bulunmaktadır. İmzalanan bu sözleşmeler Anayasamızın 90.ncı Maddesi gereği de kanun hükmündedir.

6 – TRT’de yaşanan bu sürecin; hukukun üstünlüğü’ne inanan, adil yargılanma hakkını sonuna kadar savunan, tarafsız mahkemelerce, hak, hukuk ve hakkaniyete dayanarak çözüme kavuşacağına ve mahduriyetlerin giderileceğine yürekten inanıyoruz.

7- Kanaatimiz odur ki; bu haksızlık ve mağduriyet giderilmezse, iç hukuk yolları tüketildiğinde AİHM’ne kadar taşınacak ve ülkemiz “Adil yargılanma hakkının ihlal edildiği” gerekçesi ile tazminata hükmedilebilecek ve kaybeden yine ülkemiz olabilecektir.

TRT yönetimini “Onurlu çalışma hakkının korunması, çalışma barışının sağlanması, sosyal diyaloğun gerçekleştirilmesi adına sağ duyulu davranmaya davet ediyoruz.

Bu vesile ile çalışanına değer veren, deneyimli, birikimli, kalifiye insan gücümüzü doğru kullandığımız, ehliyete ve liyakate önem verilen, işin ehline verildiği mobbingsiz çalışma ortamları diliyoruz.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın, kazanan ülkemiz olsun…

KAMUOYUNA SAYGI İLE DUYURULUR
Mobbing ile Mücadele Derneği

Bir de Çocukların Gözüyle Bakabilsek

Çocuklar dünyaya, hayata, olaylara en saf ve objektif şekilde bakarlar. Pek geçmişleri olmadığı için zihinlerinde henüz ön yargılar olmamıştır. Ön yargılar oluşmadığı için geleceğe dair endişeler de beslemezler. Onlar an’a odaklandıkları için mutlu olurlar. Geçmişin gölgesi geleceği karartmadığı için hayata daha aydınlık gözle bakarlar.

“Kral çıplak” hikayesi aslında ön kabullerle kirlenen zihnimizle gerçeği göremeyeceğimiz üzerinedir.

Kurnaz terzi, giyime çok düşkün olan Krala eşsiz bir elbise dikip “Bu elbiseyi ancak akıllılar görür cahiller göremez” demiş.

Kendini cahil göstermemek ve menfaat elde etmek için çıplak olan krala övgüler dizen halkın arasında bir çocuk haykırmış:

“Kral çıplak”

Amerikanın efsane başkanlarından Abraham Lincoln’un çok çirkin bir yüzü varmış. Başkanlık seçim kampanyasına başladığı ilk gün küçük bir kız çocuğu yanına gelmiş. “Lincoln Amca bu yüzle seçimi kazanamazsın. Sakal ve bıyık bıraksan, yüzün daha güzel görünür” demiş.

Lincoln bu öneriyi çok mantıklı bularak sakal ve bıyık bırakmış ve yüzünün tüm çirkinliği görünmez olmuş. Abraham Lincoln’un tüm resimleri ve heykellerinde sakal ve bıyıklıdır, çirkinlik pek hissedilmez.

Lincoln başkan olduktan sonra küçük kıza mektup yazmış. Özetle şöyle demiş: “Tavsiyen işe yaradı”

Bir gün bir arkadaşımla üniversitede hocalık yapan birinin seminerine katılmıştık. Daha sonra bu kişi siyasete atıldı ve ekranda sürekli boy gösterdi.

Seminere arkadaşım ana sınıfına giden küçük çocuğuyla birlikte gelmişti.

Seminerden sonra hoca, ben, arkadaşım ve çocuğu ile birlikte oturup çay içtik. Bu arada semineri veren üniversite hocası çocuğa dönerek sordu: “Delikanlı konuşmamı beğendin mi?”

Çocuk bütün safiyetiyle şöyle dedi. “ Önünde mikrofon vardı ama niye bağırarak konuşuyordun onu anlayamadım.”

Hoca bozulmuş ama bir şey diyememişti. Erişkinler menfaat, hoş görünme saikiyle iltifat edebilirdi. Ama çocuğun bu tür bir kaygısı yoktu.

Benim kızım henüz ilkokula gitmiyordu. Elimde okuduğum kitabın kapağındaki resmi göstererek sordu “Baba bu ne?” Toplumsal Hayvan” isimli kitabın kapağında hayvan insan karışımı bir desen vardı.

Ben biraz da eğitim amaçlı olarak “Kızım, kötü insanlar işte böyle hayvan gibi olurlar” dedim. Kızım şaşırmıştı. Bana dedi ki:“İyi ama baba, hayvanlar hiç kötülük yapmaz ki”

Düşündüm, çok doğru söylüyordu. Kötülük insanlara mahsustu. Kızımın o sözünden yola çıkarak “Hayvanlığın Âlemi Var” isimli kitabı yazdım.

Ben şimdi merak ediyorum . Acaba siyaset adamlarımız Abraham Lincoln’dan ilham alarak, hallerini bir çocuğa sorsalar, kim bilir çirkinliklerini kapatacak nasıl bir tavsiye ile karşılaşırlardı?

(20 Kasım, BM Genel Kurulu Çocuk Hakları Bildirgesini kabul ettiği 1959’daki tarihtir. Bu nedenle Uluslararası Çocuk Günü her yıl 20 Kasım’da kutlanıyor. Çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var. )

Mutsuz musun ?

BİRLİKTE ZAMAN GEÇİRDİĞİN BEŞ KİŞİYE BAK!


Ameɾikalı giɾişimci, yazaɾ ve motivasyon konuşmacısı Jim Rohn (1930-2009) bize kim olduğumuzu “İnsan, birlikte en çok zaman geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.” Sözüyle açıklık getirir.

En çok zaman geçirdiğimiz beş kişiye bakalım. Bu kişilerin özellikleri bizim nasıl bir insan olduğumuz konusunda ip uçları verir. Aynı zamanda kendimizi geliştirmek ve mutlu olmak için nasıl bir yol izleyeceğimiz konusunda bize veri sağlar.

En çok zaman geçirdiğimiz beş kişi;
– Kendileriyle barışık insanlar mı?
– Olaylara bakışları olumlu ve iyimser mi?
– Bizim başarılarımızdan hoşlanırlar mı yoksa kıskanırlar mı?
– Bizim hayat kalitemize zenginlik katıyorlar mı?
– Bizi motive eden insanlar mı yoksa şevkimizi kıran insanlar mı?
– Yanlarında bulunduğumuzda ruh halimiz güvenli, rahat, neşeli mi yoksa kötümser, karamsar mı?
– Hayatın zorluklarına karşı mizahi bir bakış açıları var mı?
– Yoksa hayattaki engelleri hep tatsız bir sorun olarak mı görüyorlar.

Çevrenizdeki bu kişiler sizi karamsarlığa, kötümserliğe sürüklüyor, neşenizi gölgeliyorsa yapacağınız iki şey var. Eğer bu kişiler hayatınızda zorunlu olarak görüşmeniz gereken kişiler ise onun düşünce ve davranışlarından etkilenmemeyi prensip edinmelisiniz. Eğer bu kişilerle görüşmeniz zorunlu değilse iletişiminizi asgariye indirmelisiniz.

Jim Rohn yine “Bulunduğun yer seni memnun etmiyorsa, yerini değiştir. Ağaç değilsin.” Der. Bunları yapmıyorsanız, halinizden şikayet etmemelisiniz. Çünkü siz de öyle bir insansınız.

Unutmayalım ki, bir Alman Atasözünde denildiği gibi “Karga ile dost olan güvercinin tüyleri beyaz kalır ama kalbi kararır.”

Ya Derdine Yan, Ya da?


Bugün Eğitim Merkezine gittim, iletişim dersi verecektim. Ancak tüm personel, adaylık eğitimi alanlar ve eğiticiler konferans salonunda toplanacak “Psikolojik Dayanıklılık” konusunda bir psikolog sunum yapacak, herkes dinleyecek dediler. “Eh o zaman psikolojik dayanıklılığımız artsın, içimizdeki kara bulutlar dağılsın. İçimizde de güneşli günler olsun da görelim” diye düşündüm.

Sunum ansiklopedik bilgilerden oluşuyordu. Zaten psikolog hanım “size bilmediğiniz şeylerden söz etmeyeceğim” diyerek beklentilerimizi asgariye indirmişti. Canlılardan görünmeyen bir canlının ve karbonun dayanıklılığını anlattı. Sözü “onlar dayanıklıysa siz de dayanıklı olabilirsiniz”e getirdi Ama o nasıl oluyorsa bağlantı kurma işini bize bıraktı. Sonra dar ve tatsız bir öğrenci odası gösterdi. “Biz bu nedir?” diye düşünürken bunun Nobel Kimya ödüllü Prof.Dr. Aziz Sancar’ın öğrenci evi olduğunu belirtti. “Bakın bu evden böyle şöhret çıkıyor. O çıkıyorsa siz de çıkabilirsiniz” anlamına gelen bir imada bulundu. Sonra uçak kazasından kurtulan bir kızın hikayesini anlattı. O bu durumdan kurtuluyorsa siz de bu durumları atlatabilirsinize getirdi. Sunum sonunda “sorusu olan var mı?” dedi. Herkes tam tatmin olmuş olmalı ki, hiç soru gelmedi. Salonda bir alkış tufanı koptu. Sunumun bittiğine mi yoksa psikolojik dayanıklılığımız pik yaptı da onun için mi oldu ben de tam kestiremedim.

Sonra bu işi planlayan müdüre sordum. “Bu sunum nereden çıktı?” diye. “Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu 1992 de 10 Ekimi Dünya Ruh Sağlığı Günü ilan etmiş. Bu nedenle Sağlık Müdürlüğü kurumlarda etkinlik olsun diye plan yapmış. Bize de bu gün düştü” dedi. O zaman anladım, Vehbinin kerrakesini.

Psikolojik dayanıklılık beni de düşündürdü. Psikolojik dayanıklılık hayatın değişen durumlarına karşı esnek olabilme, olumsuz duygularla başetme, eski hale gelme, başarılı olma yeteneği ve iyileşme anlamını taşıyor.Psikolojik dayanıklılığın ilgi alanlarında zor ve riskli hayat geçiren ancak başarılı olan insanlar, stres yaratan durumları bertaraf etme gücüne sahip ve çeşitli nedenlerle travma yaşamış insanlar yer alıyor. İşin uzmanları bu dayanıklılığın doğuştan olabileceği gibi sonradan da öğrenilebilen bir özellik olabileceğini söylüyor.

Psikolojik dayanıklılığı geliştirmek için benim de kafamda bazı önerlier gelişti. Bunları sizlerle paylaşmak istiyorum:

1. Hayatta önümüze çıkan engeller, zorluklar onu nasıl tanımladığımıza bağlı olarak iyi ya da kötü olabilir. Eğer onları bir talihsizlik, bizi yolumuzdan eden sorun olarak görürsek gerçekten o bir talihsizlik ve sorundur. Psikolojide buna kendini gerçekleştiren kehanet deniyor. Eğer engelleri bir fırsat, başarı merdiveninde bir basamak olarak görürsek onlar bizi yükselten bir şansa dönüşür. Uçurtma rüzgar engelini aşmaya çalıştığı için göklere çıkar. Rüzgarlı bölgede rüzgara karşı duvar mı öreceğiz yoksa rüzgar değirmeni mi yapacağız. Durumlar bizim bakış açımıza göre ya sorun ya da fırsattır. Yağmura kızabilirsin de yağmur altında dans da edebilirsin.

2. Hayatta her zaman umut vardır. Çiçero, “Bir yerde hayat varsa umutta vardır” der. Mitolojik hikaye pandoranın kutusundan tüm dünyaya kötülük yayılsa da kutuda kalan umut onlarla başetmemizi sağlar. Bizde umudu ayakta tutan sözler vardır. “Bir kapı kapanır, bir kapı açılır.” Yeter ki sen kapanan kapının ardından bakıp orada takılıp kalma. “Her derdin dermanı vardır.” “Ağılda oğlak doğsa ovada otu biter.” “Allah deldiği boğazı aç komaz” “Allah kerim” Bizim kültürde umutsuzluk günahtır.

3. Değişimi bir kaygı olarak değil hayatın gelişmesi yolunda bir basamak olarak görmemiz gerekir. Her değişim beraberinde bir belirsiz alan doğurur. İnsan ise alışılmışın güvenirliğinden dışarı çıkmak istemez. Kaygı duyar. Güvenli limanlardan çıkmadıkça yeni okyanuslar keşfedemeyiz. Hayat değişim ve gelişimle güzeldir. Değişikliği kaygı vasıtası değil gelişme unsuru olarak görürsek ruhsal direncimiz artacaktır.

4. İnsanları tanımlamaya değil tanımaya çalışalım. Yargılamaya, etiketlemeye değil, empati kurmaya çalışalım. O zaman daha rahat iletişim kurabiliriz. İnsan topluma yabancılaştıkça korkuları artar. Korkular insanı yönetmeye başlar. O zaman ruhsal direncimiz zayıflar.

5. Dostluklarımızı geliştirelim. Bir derdin yüreğini ancak dost bir yürek alır. Bizim psikolojik gücümüz sadece özgüven, özyeterlilik, bilgi, sorun çözme değil aynı zamanda dostlardan aldığımız manevi güçtür. İyi dostlarımızın olması için bizlerin iyi dost olması gerekir. Dostluklar erdem üzerine kurulur. İyi insanlar dost kötü insanlar işbirlikçi olur. Dostlarla edindiğiniz sinerji hayatın fırtınalarına karşı en güzel korunma limanıdır.

6. Ruhsal direncimizin artması için sorun çözme teknikleri, sıradışı düşünme teknikleri, öfke kontrolü, karar alma teknikleri, etkili iletişim, neşeli düşünme sanatı (mizah) gibi alanlarda bilgili ve bilinçli olmamız gerek. Yoksa hayatın travmaları karşısında tavır almakta zorlanırız. Yol yordam bilirsek istediğimiz menzile ulaşabiliriz. Bu menzil insanın mutluluğudur.

7. Kendimiz olmak. “Elalem ne der”in duvarlarına hapsolmamak. Başkalarının hoşlandığı maskelerle yaşamamak. Yani tepkisel değil, etkisel olmak. Eğer mutluluğumuz başarımız dış etkilere dayanıyorsa inisiyatif bizde olmaz. Bu nedenle gücümüzü kendi iç değerlerimizden almalıyız. Başkalarının beklentileriyle yaşamaktan vazgeçmeliyiz. Bilgimiz, sevgimiz, erdemimiz, özgüvenimiz, özsaygımız, içbarışımız olmalı. İçimizi olumlu duygularla doldurursak olumsuz duygular zemin bulamazlar. Olumlu duyguları oluşturmamız için ise okuyarak, düşünerek, iyi insanları dinleyerek edinebiliriz.

8. Geçmişe tutunup kalmaktan kendimizi korumalıyız. İnsan çoğu zaman geçmişte yaşadığı travmalarda takılır kalır. Geçmiş geçmiştir. Bir daha gelmeyecektir. Geçmişi değiştiremezsin ve silemezsin. Geçmişten sadece ibret ve ders alırsın. Eğer geçmişinle sürekli kavga edersen bugünü ve yarını kaybedersin. Ruhsal enerjin boşuna harcanmış olur. Geçmişteki bir derdi atlatmışsan bundan sevinç duyup şükretmelisin. O derdi gündeme taşıyıp bugünü ve geleceği berbat edilmemelidir. Geçmişteki olumsuz yanlarımızla ilgili olarak başkalarını ve kendimizi de affedip içimizdeki o tortuyu atmalıyız. İçimizde taşıdığımız kin nefret, düşmanlık yüreğimize yüktür. Çöpe atmalıyız. Taşımamalıyız. Yerine sevgi, şefkat, merhamet doldurmalıyız.

9. İnsanlara iyilik etmeliyiz. Aslında başkalarına yaptığımız iyilik önce kendimize yaptığımız iyiliktir. Bizde varolmayanı başkalarına vermeyiz. Başkalarına iyilik edebilmek için önce o iyiliği içimizde oluşturmamız gerek. Yani önce kendimize iyilik etmemiz gerek. Başkalarına kötülük edecek olursak da önce kendimize kötülük ederiz. Ancak içimizde o kötülüğü oluşturur sonra yansıtabiliriz. Onun için “kin taşıyan insan iki tabut hazırlasın” derler. Eğer içinizde iyilik yoksa ve bunu yansıtarak çoğaltmıyorsanız ruhsal direnciniz yani psikolojik dayanıklılığınız nasıl muhkem olabilir ki!.

10. Psikolojik dayanıklılık için farkındalık da çok önemlidir. Eğer psikolojik dayanıklılık ile ilgili olarak yaşadığımız travlamaları zorlukları, engelleri farkedersek ve yukardaki yöntemleri uygularsak bunları çözmemiz kolaydır. Sorunlarımıza bir de dışarıdan seyirci olarak bakalım. Charlie Chaplin “Hayat yakından bakıldığında trajedi uzaktan baktığınızda komedidir” diyor. Yaşadığımız dertlerin sadece oyuncusu değil aynı zamanda seyircisi de olabilirsek onları hafife alır alay edebilir komediye dönüştürebiliriz. Hayatı zor kılmak da kolay kılmak da elimizde, trajediye de dönüştürebiliriz komediye de. Onun için paradigmalarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Düşünme biçimleri psikolojik dayanıklılık konusunda etkilidir.

Daha çok şeyler yazılabilir Ama yazı çok uzadı. Okunurluğunu daha fazla azaltmayım. Ruhsal direncinizin yüksek olmasını diliyorum.

Adaletsizliğin Meşrulaştırılması Mümkün mü?

Adalet hukukun bir üst basamağıdır. Hukuk bünyesinde iki hususu barındırır. Birincisi yasallıktır. Yani yetkili meşru otoritelerce yaptırıma bağlanmış, anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik gibi yazılı kurallardan oluşmasıdır. İkincisi meşruluktur. Yani kuralların hayata, vicdana, ahlaka ve doğruluğu kabul edilmiş evrensel ilkelere uyumlu olmasıdır.

Adalet ise hukukun yasal ve meşru zemini üzerinde; eşit durumda olanlara eşit davranmak, haklıya hakkını vermek, suçluya cezasını vermek, hakkaniyet ve nesafet ölçülerine uygun davranmak ve bunu zamanında gerçekleştirmektir.

Adaletsizliğin, hukuksuzluğun meşrulaştırılması mümkün değildir. Meşruluk adaletin ve hukukun tamamlayıcı parçasıdır, ondan ayrılamaz. Ancak sosyo-kültürel yapıdan kaynaklanan bir algı yanılmasıyla bizler adaletsizliği, hukuksuzluğu meşru gibi algılayabiliriz.

Adalete uygun olmayan ve zihnimize yerleşmiş kanıksadığımız sözler hukuksuzlukları meşru olarak algılamamıza yol açabilir. Örneğin “İbreti alem olsun diye sallandıracaksın iki tanesini” deyimi, bir şeye kızdığımız zaman hemen onun öldürülmesini istemektir. İbreti alem olsun deyimin içinde adaletten ziyade bir korku salmak ve örnek kabilinden ceza vermek anlaşılır.

Bir masum cezalandırıldığında “Kurunun yanında yaş da yanar” sözü, adaletin en temel ilkesi olan suçluya cezasını, haklıya hakkını vermek ilkesini yok saymaktır. Adaletsizliği zihnimizde kabul edilebilir kılmaktadır.

Bir örnek ise “siyaseten katl” uygulamasıdır. Yani kişinin suçu olmasa bile nizamı alem için birilerini siyaseten katletmektir.

Osmanlı Devleti döneminde 215 sadrazamdan 44 ü siyaseten katledilmiştir. Adaletin gereği değil siyasetin gereği olarak yapılan katletme kutsallaştırılan nizamı alem kavramıyla meşrulaştırılmıştır.

Farkında olmadan bu kavramlar ve uygulamalar bizim adalet idealini bertaraf ederek bazı adaletsiz hukuksuz uygulamaların da normal olduğu duygusunu vermektedir.

Bir diğer adaletsizliğin meşrulaştırılması ise bir kişinin tanrılaştırılarak onun bütün yaptıklarını meşru görmekle oluşmaktadır.

Büyük İskender’in (MÖ 356-MÖ 323) etrafı dalkavuklarla doluydu. Dalkavuklar insanı kibir obezi yaparak onun mahvına yol açarlar. Büyük İskender’in dalkavukları onu Tanrı Zeus’un oğlu olduğuna inandırmışlardı. İskender buna inanmıştı. Bu nedenle dünyanın bütün topraklarını fethetmeyi kendine hak görüyordu. Kimseyi dinlemiyordu. Hatta tek kibritle Persepolis kitaplığını yakmıştı.Çünkü artık bilgiye ihtiyacı yoktu.

Bir gün bir savaş meydanında yaralanmış ciddi bir kan kaybı yaşıyordu. Dalkavuklarını çağırdı. Onlara yüksek sesle bağırdı. “Hani ben Zeus’un oğluydum. Öyleyse bu kan ne?” İnsan olduğunu o zaman anlamış ama çok geç kalmıştı.

Büyük İskender’in söylediği her söz gerek korku, gerek dalkavukluk, gerek inanmışlık nedeniyle meşru kabul ediliyordu. Onun her yaptığı adalete uygun sanılıyordu. Zeus’un oğlu gibi algılanıyordu.

Allah’tan başka insanlardan yeni tanrılar oluşturmak kişinin adalet duygusunu da ters yüz eder. Ancak kişiler bunun farkına varmazlar.

Eğer adaleti iyi bilmezsek, tanımazsak, sevmezsek ve korumazsak hüsrandan çıkamayız

SAHİ KADIN NEYDİ?

Peygamber Efendimiz savaşa giderken kendilerine katılmak üzere gelen bir gencin annesinin olduğunu öğrenince O gence şöyle buyurmuştur “Sen git annene hizmet et! Cennet annelerin ayakları altındadır.”

Büyük İkilem

Kadını yok olan bir ülkenin geleceği olamaz.. İnsanlığın anası yok ediliyor… Değerlerimiz yok ediliyor!

Yozlaşan gelecek

Karanlık ve yok edilen gelecek….

Anneye hizmet etmenin, diğer bütün görevlerden daha üstün olduğunu bildiğimiz halde tüketim toplumu kültürüne ayak uydurarak saygıyı, sevgiyi, hizmeti AVM’lerde arar olduk. Şehit annelerinin ellerinde gizlediği cennet kokularına saygıyla dokunmak, sarılıp öpmek yerine ellerine tutuşturulan hediyelerle idrak ettik. 8 Mart Dünya kadınlar günü veya anneler sevgililer gününü bir kutlamadan ibaret sandık. Oysa 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ABD’nin New York eyaletinde çalışma şartlarının iyileştirilmesi için mücadele veren 120 emekçi kadının, fabrikada yanarak can verdiği gündü. Bu acıyı kadınlara armağan ettiler; tören etkinliklerle bayram gibi kutlamaya başladık(!)

Kutlu -Hediye(li) gelecek…

Dokundular….Şiddet  ile kadına, tacizle körpecik bedenlere, ‘’ ama istismara uygun giyinmişti’’ denilen kızlara,  ağzı süt kokan masum bebelere  dokundular. Vicdansızca yargıladılar, ezdiler eleştirdiler, bezdirdiler. Övüp baş tacı etmediler, az evlendi çok boşadılar. İşyerinde gerek fizyolojik ve gerekse psikolojik şiddet ile yıldırdılar, bedenlerimize, ruhlarımıza, gururumuza ve kadınlık onurumuza dokundular;

Dokunmatik gelecek….

Sevdiler ….Televizyonda, gazetede, internette, işyerinde ve reklamlarda… Caddede sarışını, dudağını, bacağını vücudunun kıvrımlarını sevdiler;

Sevgili gelecek…

Baktılar kadına. Sinemada, defilede sahnede, panolarda… Barbie bebek biblo gibi baktılar.. Gözlerine de baktılar fakat gözlerindeki hüznü göremediler.

Öpülesi o kınalı eller, örgülü saçlar kanla yıkanırken defalarca; dayakla, küfürle, kezzapla, yumrukla moraran yüzleri görmediler ya da gördüklerinde çok GEÇ olmuştu. Ne sığınma evlerinde, ne baba ocağında güvende değillerdi. Şiddet her yerde kadını buluyor, ecel ensesinde dolaşıyordu. Onlarca kadın evsiz-işsiz, sakat kaldı ya öldürüldü ya intihar etti. Günlerini görmüştü kadınlar;

Görgülü gelecek…

Kurtuluş savaşında Halide Edip Adıvar, Nezahat Onbaşı, Şerife Bacı, Kara Fatma, Halime Çavuş, Tayyar Rahmiye, Erzurum’da Nene Hatun… Kadın her savaşta Türk erkeği ile omuz omuza yan yanaydı.  Üç adım geriden yürütmeye çalıştılar.

Türkiye’de kadınlar 5 Aralık 1934’te milletvekilliği 1930’de belediyelerde ve 1933’ten itibaren muhtarlıklarda seçme ve seçilme hakkı elde ettiler ancak siyasi mitinglerde genel başkan konuşurken fonda, seçim listelerinde sonda yer aldılar. Evde, mutfakta,  işte okulda unuttular. İşveren-iş gören statülerinde cinsiyet ayrımına uğradılar

Kadınlığını, unuttu oralı bile olmadılar

Unutulan gelecek….

Hayal- Hayal Kırıklığı

Fedakâr, cefakâr vefalı kadın Sustu! Bazen namusu bazen evladı için

Sustular, susturuldular… Söyleyecek çok şeyi vardı. Kırıldı kızdı, üzüldü, âşık oldu,  ihanete uğradı. Sorgulayamadı, engellendi, berdele, namus cinayetine, törelere, kürtaja sustu. Çocuk gelindiler…

Kaderine küstü; Babasına erkek kardeşine yahut kocasına, hayallerine küstü…

Fedakâr vefalı kadın, safa süremedi

Suskun  gelecek…..

Sürgün gelecek

Şiddet(li) Kutlu gelecek….

Cefakâr gelecek…

Sahi, 8 Mart’ta Neyi Kutluyor, Hediye için Nereye Koşuyoruz?

Mart-2018

Jale Özerzurumlu ALCAN

Öğretmenlerimiz ve Mobbing

İlhan İŞMAN
Genel Başkan

Bir kaç gün önce Öğretmenler Gününü kutladık. Ülkemizin dört bir yanında eli öpülesi öğretmenlerimiz için etkinlikler düzenledik. Onlara olan vefa, minnet ve şükran duygularımızı dile getirdik. Bizi bu günlere getiren öğretmenlerimizi saygı ve rahmetle andık. İyiniyet ve temennilerimizi dile getirdik.

Öğretmenlerimizin yaşadığı sıkıntıları, zorlukları, eğitim camiamızın sorunlarını bir gün için deyim yerindeyse görmezden geldik, hep bardağın dolu tarafına odaklandık.

Pekiyi ya bardağın boş tarafı?

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda psikolojik taciz(mobbing) maalesef olanca şiddetiyle devam etmektedir. Yapılan araştırmalarda öğretmenler arasında psikolojik tacizin çok sık yapıldığı ve yaygın olduğu tespit edilmiştir. Alo 170 verileri de bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığından sonra en çok Mobbing şikayetinin alındığı ikinci kamu kurumu olarak yer almıştır.

Neden eğitim kurumlarında mobbing yaygındır?

Çoğunlukla Okul idarecileri okullarda deyim yerindeyse krallıklarını ilan etmekte kendilerini bir eğitimci olarak değil, küçük kral ilan ederek, hak, hukuk gözetmeden diğer öğretmenlere karşı acımasızca davranabilmektedir. Okul aile birliğini de zaman zaman işin içine katarak yaşanan mobbing zorbalıkları katmerlenmekte; içinden çıkılamaz bir sorunlar yumağı haline dönüşmektedir. Kurban seçilen öğretmenler maalesef mücadele etmek yerine kaçmayı tercih etmektedir.

Unutulmaması gerekir ki; eğitim-öğretimde aslolan moral seviyesidir. Öğrenci ve öğretmenlerin bilgi alışverişinde maksimum verimlilik moraller iyi olduğunda gerçekleşir. Her öğretmen dersine girdiği sınıfı germek veya üzmek yerine öncelikle ilk birkaç dakika öğrencilere güler yüzle güven verecek davranışlar gösterir. Sınıfı gözleri ile kucaklar ve üzüntülü veya gergin gördüğü öğrencilere hal hatır sorar.

Öğretmen üzüntülü ise öğrenci bundan hemen etkilenir. Yüzü asık, gözleri ağlamaklı bir öğretmen  öğrencilerin dikkatini dağıtır. Sadece üzgün öğretmenin dersinde değil, sonraki  bütün derslerde öğrencilerin morali bozulur ve eğitim verimliliği büyük oranda düşer. Her okul idarecisi şunu bilmelidir ki öğretmen okulun iki asli unsurundan biridir.

Öğretmen yoksa okul da olmaz o okulun idaresi de olmaz. Türkiye’de geçmişten beri okullarda öğretmenlerin çoğu politize olmuştur. Siyasi görüş, dini görüş maalesef öğretmenleri gruplaşmalara itmektedir.

Özellikle son yıllarda memur sendikaları öğretmenler arasında ayrımcılıklara neden olmuş, tutum ve davranışlarıyla neredeyse okul yönetiminin yerine geçmiş, idarecilerin emir ve talimat aldıkları yer haline dönüşmüştür. Hepimizin malumudur ki; öğretmen üyesi olduğu sendikaya göre siyasi kimlik sahibi kabul edilmektedir. İktidar yanlısı sendika üyesi öğretmenler de çoğu zaman diğer öğretmen arkadaşlarına baskın çıkabilmektedirler. Okul idarecileri yerlerini korumak için güçlü sendikalara daha yakın durmakta, neredeyse güçlü sendikanın hiçbir talebi geri çevrilmemektedir.

Öğretmenler sürekli mesai yerine esnek çalışma usulü ile çalışmaktadırlar. Bu da ister istemez mesai boşluğu oluşturmakta ve boş kalan insanın yapacağı tek şey ise başkaları ile uğraşmak olmaktadır. Çoğu zaman Öğretmenler kendilerine yakın gördükleri öğrencileri koruma güdüsü ile öğrenciler üzerinden duygusal  durumlar oluşturabilmektedir. 

Başka öğretmenler bu öğrencilere haksızlık yaptığında veya öyle düşündüklerinde, öğretmenler arasında çatışma Kıvılcımları da başlamaktadır.

Öğretmenlik kutsal bir meslektir. Saygınlık seviyesi en üst düzeyde olmalıdır. Okul idarecileri maalesef öğretmenlere beklenilen saygınlıkta davranmamaktadır.

Her öğretmen saygındır, bunu hak eder. Öğrencilerin gözünde her öğretmen önemli, değerli ve saygındır. Öğretmen de öyle olmak ister. Ancak okul idarecileri öğretmenlerin özgüvene dayalı davranışlarını bir itaatsizlik olarak görmekte, öğretmeni kontrol altına almak için çeşitli haksız davranışlara, kaba yöntemlere başvurabilmektedir.

Öğretmeni herkesin yanında aşağılama, ders saatlerini azaltma, yapacağı etkinlikleri kısıtlama, suç olmayan şeyleri suçmuş gibi göstererek, sudan bahanelerle hakkında soruşturma açma, görevi olmayan işleri vererek süresinden önce tamamlamasını isteme, giyimini, özel hayatını dedikodu masasına yatırma gibi, bir okul idarecisine yakışmayan tutum ve davranışlarla öğretmenlere karşı yıkıcı, sinir bozucu taktiklerle saldırmaktadır.

Öğretmenlerin çoğu bu saldırılar karşısında maalesef sadece acı yaşamakta, yapılanları sineye çekmektedirler. Yine öğretmenlerin bir çoğu Kendisine yapılan haksızlığı, çalışma hayatının olağan uygulamaları olarak kabullenmektedir. Yapılan haksızlığa baş kaldırmak demek artık o çevrede, ilçe milli eğitimin nazarında hatta Bakanlıkta sorunlu öğretmen damgasını yemek demektir.Bu damgalanmayı göze alabilen öğretmenler ise haklı oldukları konularda bile haksızlığa maruz kalmakta bir çoğunun yaptığı haklı şikayet, muhakkiklerin taraflı tutumu ile örtbas edilebilmektedir.

Şikayet eden öğretmen artık o okulun baş belası olarak damgalanmakta, yapılan psikolojik taciz(mobbing) şiddetlenerek uygulanmaktadır. Muhakkiklerin taraflı tutumu karşısında gözü korkutulan öğretmen, bir daha hakkını arayamamakta, bunu gören diğer öğretmenler de sinmekte ve okul idarecileri de çok büyük bir iş yapmış edasıyla, katı, acımasız yönetim tarzlarını uygulamaya devam etmektedirler.

Öğretmenler arasında bir araştırma yapılsa çok büyük oranda antideprasan ilaçları kullandıkları görülecektir.

Okulda yaşanılan sorunlar ister istemez aileye de taşınmaktadır. Öğretmenler arasında yaşanılan mobbing vakaları da az değildir. Mobbingi sadece idarecilerden kaynaklanan sorun olarak görmemek gerekir. Öğretmenler de birbirlerine mobbing yaparak okul mesaisini çekilmez hale getirebilmektedir.

Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; her 100 öğretmenden 70’i çalışma hayatı boyunca en az bir kere (en az 3 ay süreli) mobbinge maruz kalmaktadır.

Türkiye genelinde yapılacak kapsamlı bir anketle mobbing sorunu kaynaklı eğitim verimliliği kaybı, öğretmenlerin kullandığı ilaçlar nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine getirilen mali külfet, zaman kaybı, öğrencilerin davranışlarına yansıyan şiddet olgusu tespit edilebilir.

Derneğimize gelen şikayetlerin yarısından çoğu öğretmenlerden gelmektedir.

Geleceğimizi emanet ettiğimiz öğretmenlerimizin; kendi meslektaşlarına veya okul idarecilerinin bir başka öğretmene karşı kötü davranmasının, psikolojik taciz uygulamasının önüne geçmek zorundayız.

Şeffaf, adil, demokratik, katılımcı, tarafsız yönetim modelinin uygulanması için, bir devlet adamı olarak sağ duyusuna ve tecrübesine güvendiğimiz Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya SELÇUK’u “Okullarda Sıfır Mobbing” sloganı ile projeler geliştirmeye davet ediyoruz.

Çocuklarımız hepimizin üzerine titrediği en nadide çiçeklerimizdir. Onların ruh ve beden sağlığını korumak, kollamak nefes almadan sonra ki en önemli önceliğimizdir. Doğaldır ki; onları okula gönderirken emin ellerde olduklarını bilmek, güvenmek isteriz.

Öğretmenlerimizin ruh ve beden sağlığını korumak ve kollamak, onurlu çalışma hakkını gözetmek, deneyimli, birikimli insan kaynağımız olan öğretmenlerimizin verimli, huzurlu ve sağlıklı ortamlarda çalışması için çaba sarf etmek başta Bakanlığımız olmak üzere hepimizin öncelikleri arasında yer almalıdır.

Mobbing ile mücadele derneği olarak Milli Eğitim Bakanlığımıza hem mobbing hem de akran zorbalığı(bullying) konusunda destek vermeye hazır olduğumuzu bildirmek istiyoruz.

BİR KEZ DAHA ÖNEMLE BELİRTMEK İSTERİZ Kİ:
Bir çalışana karşı psikolojik taciz yapan ve yetkisi ve bilgisi olduğu halde bu eylem ve işleme karşı göz yumanlar da psikolojik tacizi (mobbingi) yapanlarla aynı derecede suç işlemiş sayılmaktadır.

SON SÖZ : Unutmamalıyız ki Mobbing milli bir meseledir ve mobbing sonucunda kaybeden bütün toplumdur…

Mobbing Mücadelemiz


Dr. Hicran ATATANIR

Mobbing, günlük yaşantımızda daha sık işittiğimiz kavramlardan biri haline geldi. Bazılarımızın çalışma hayatını kâbusa çeviren bu sorunla belki hiç karşılaşmadık, belki de yaşadıklarımızın bir Mobbing vakası olduğunun hiç farkına varamadık. Belki de tam da bu nedenle mücadele etmemiz gereken sorunun ne olduğuna, neden önemli olduğuna dair farkındalığımız yeterince gelişemedi. Ya da ancak mağduru olduğumuz zaman mobbingin yıkıcı etkileri ile yüzleştik ve mücadelemizde bir başımıza kaldık.

Mobbingle Mücadele Derneği “yalnız değilsiniz” sloganı ile mobbing ile mücadele etmek ve verilen mücadelelere profesyonel düzeyde destek vermek üzere kuruldu. Ancak kuşkusuz mobbing yalnızca bireysel ya da sivil inisiyatif ile çözülebilecek bir sorun yumağı değil. Derneğin web sayfasında yer alan çeşitli makalelerde de okuyacağınız üzere çok temel hukuki düzenlemelerin yanı sıra bu düzenlemelerin acilen hayata geçirilmesine, bu konuda kamusal aktörlerin fiili olarak sorumluluk almasına ve hep birlikte bir yol haritası çizilmesine ihtiyaç var.

Mobbing ile olan haklı mücadelesinde hiç kimsenin yalnız kalmaması kanımca biraz da böylesi önemli bir amaçla kurulmuş derneğin de mücadelesinde yalnız bırakılmamasına bağlı. Çeşitli araştırmalar bize gerek mobbing uygulayan kişinin gerek mağdurun gerekse mobbinge tanık olan kişilerin psikolojik özelliklerinin, çatışmaların yönetilememesinin, örgütsel ve yönetsel sorunlarla baş edilememesinin mobbing nedenlerinden yalnızca belli başlıları olduğunu göstermekte. Ayrımcılık yapma ve ötekileştirme gibi farklılıkları eşitsizliklere dönüştürmeye güdümlü bir anlayıştan gelen psikolojik taciz davranışları ise sosyal ve kültürel bağlam içerisinde nedenleri aranması gereken ve mobbing davranışlarına da düşünsel zemin oluşturan; sosyopsikolojik olarak çok daha derinlemesine incelenmesi gereken nedenler. Çok genel olarak ve bireysel farklılıklar göz ardı ederek denebilir ki belki de bu bağlam, mağdurların mobbinge boyun eğme, tanık olan kişilerin ise sessiz kalma davranış
örüntüsünü de belirleyen sosyolojik bir olgu.

Kuşkusuz işyerleri de toplumdaki güç ilişkilerinden ve bu ilişkilere göre biçimlenen sosyal dengelerden bağışık alanlar değil. Bu nedenledir ki mobbinge karşı atılacak adımlar doğası gereği ve zorunlu olarak toplumsal bir mücadelenin parçasıdır.

Günlük yaşamda sık kullandığımız “yapanın yanına kar kalması” ifadesinin de özetlediği gibi mobbing, uygulayanın yanına kar kalıyor ve mağdurlar baş edemedikleri zorbalar nedeniyle işlerinden oluyor, işyerlerini değiştirmek ya da yeniden ve yeniden iş aramak zorunda kalıyorlar ise çalışma yaşamımızdaki etik değer ve davranış normları üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor. Sanırım mücadele tam da bu ahlak anlayışının sorgulanması ve doğruya hep birlikte ulaşma irademiz ile başlıyor.

Herşeyden önce işyerinde yaşanılan her çatışmanın, anlaşmazlığın, maruz kalınan şiddet, kaba davranışlar ya da cinsel tacizin mobbing olup olmadığının ayırdında olmamız gerekiyor. Mobbing vakalarında sergilenen psikolojik taciz davranışlarının daha çok araç olduğunun, geniş bir zamana yayılarak sistematik olarak uygulandığının bilincinde olmamız gerekiyor. Mobbing gibi sistematik
olarak sürdürülen bir süreç ile mücadelede atılacak adımların da sistematik ve bütüncül bir yaklaşım içerisinde yönetilmesi önem arz ediyor.

Üzerinde çok konuşmadığımız bazı konuları biraz daha gün yüzüne çıkarmamız gerekiyor. Çalışmaları ile öne çıkan ve işinde başarılı olan insanları çekememe ve gölgeleme sık gözlemlediğimiz ya da deneyimlediğimiz bir davranış mıdır? “Doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu” bir toplumda dürüst olmak ve dürüst kalabilmek cesaret meselesi midir? Çalışılan işyerinde yapılan yanlışları dile getirmek, yanlış uygulamalara karşı direnmek mobbing mağduru olmak için haklı
gerekçeler midir? Bir işte ya da belli bir birimde çalışmaya devam edebilmek sessiz kabullenişimizin sağladığı kazanç mıdır? Mobbing uygulayan kişilerin acımasızlığını sahip olduğu unvan ya da işgal ettiği makamlar haklı kılabilir mi? …

Galiba mobbingle mücadelede bu ve benzeri sorulara yakın çevremizi ya da kendimizi gözlemleyerek vereceğimiz samimi cevaplar ile yol alabiliriz. Tüketim toplumu döngüsü içinde kiramızı ya da borçlarımızı ödemek, taksitlerimizi aksatmamak ve pek tabi ki yemek, içmek, okumak, gezmek… kısaca yaşamak için para kazanmak zorunda olan bireyleriz. Çocuklarımızı kimseye muhtaç olmayacakları, kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir geleceğe hazırlamak için çabalıyoruz. Bunlar ve belki daha farklı faktörler bize ekmek parasından daha fazlasını kazanmaya, en azından çalışma yaşamında kalmaya zorlayan rasyonel nedenler. Görüyoruz ki mobbing sonucunda işine son verilen ya da işinden ayrılmak zorunda kalan kişiler haklarındaki olumsuz nitelendirmeleri vebalı bir hastalık taşıyormuşçasına yüklenmek durumunda kalıyorlar. Kötü huylu, asi ya da işe yaramaz olduklarına dair etiketler hem bu değerli insanlara, hem ailelerine hem de toplumumuza ağır bedeller ödetiyor.

Çalışma yaşamında kendisini başkasına beğendirme ihtiyacı içinde olmadan, yüksek bir özgüvenle, hoşgörü ile hem kendimizin hem de başkalarının davranış ve duygularını gözlemleyerek, birbirimizi dengeleyerek, suçlayıcı olmadan ve kişiler ya da olaylardan ziyade düşüncelerle uğraşarak dürüst ve çalışkan bireyler olarak yer alabiliriz. Her bireyin onur ve haysiyetine saygı duymayı öğrenebiliriz.

Nitekim mobbing davranışları aşırı derecede ilgi ya da övgü açlığı çeken, başkalarının niyetlerinden aşırı kuşku duyan ve kendi eksikliklerini saklamak için sürekli olarak çevresindekileri yargılayan ve aşağılayan tutumlar ile ortaya çıkan bir süreç. Bu bağlamda mobbinge karşı verilecek mücadele ile mobbing uygulayan kişiye rağmen ve onun için de verildiği ölçüde insanı kazanmak ve çalışma barışını sağlamak mümkün olabilir.

Mobbingle mücadele iş yerlerinde dayanışmaya dayalı örgüt kültürünün güçlenmesi üzerinde etkili olacağı gibi ve katı hiyerarşi, dengeli olmayan yetki ve sorumluluk dağılımı, ücret adaletsizlikleri, sağlıksız iletişim, rol belirsizlikleri, yoğun ve stresli çalışma ortamı gibi çalışma barışını ve verimliliği etkileyen sorunların tespit edilip giderilmesine ve örgüt ikliminin gelişmesine de imkân sağlayacaktır.

Kuşkusuz çok daha temelde yatan sorun işler bir şekilde yolunda gittiği sürece mobbing vakalarının varlığı ya da yokluğu ile ilgilenmeyen, tabiri caiz ise oralı dahi olmayan yönetici profilidir. Bu yöneticiler bilerek ya da bilmeyerek mobbing davranışlarının devam etmesine ve örgütsel ilişkilere yön vermesine ortam hazırlarlar. Bu anlamda vardiyalı çalışma sisteminin uygulandığı, yüksek hiyerarşinin hâkim olduğu işyerlerinde olduğu kadar iş güvencesinin olmadığı, kayıt dışı istihdamın ve geçici çalışmanın yaygın olduğu işyerlerinde de mobbing davranışlarına kör ve sağır kalınması bu sorunun sıklığı ve yaygınlığı üzerinde etkili olur.

Özet olarak mobbing olgusunun ve yaygınlığının toplumun sosyal, ekonomik,kültürel ve ahlaki norm ve değerleri ile doğrudan ilgili olduğunu ve pek tabi üretim ve bölüşüm ilişkilerinin doğasının zorunlu bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz.

Kuşkusuz mobbing ile mücadele mobbing davranışlarının sergilenmesine ortam hazırlayan temel faktörlerin, adaletsiz ve eşitsiz uygulamaların farkında olunması ve ortadan kaldırılması ile başlamalıdır. İnsanların mobbing mağduruna dönüşme riskini bertaraf edebilmek belki mümkün olmayabilir ancak bu riski kontrol altına alabilmek ve bir mağduriyet oluşmadan dur diyebilmek hepimizin elinde.

Üniversitelerimiz ve Mobbing

İlhan İŞMAN
Genel Başkan

Ülkemizdeki devlet ve vakıf üniversitelerinde 2017-2018 Eğitim-Öğretim yılı başladı.

Gelin hep birlikte Üniversitelerimizi mercek altına yatıralım ve çeşitli yönleriyle inceleyelim.

Yükseköğretim Kurulunca (YÖK) açıklanan istatistiklere göre, Türkiye’de 2016-2017 öğretim yılında, üniversitelerde 7 milyon 198 bin 987 öğrenci eğitim aldı. Türkiye’de 2015 yılında 156 bin 168 olan akademisyen sayısı 2017 151 bin 763 oldu. Akademisyenlerin 22 bin 535’i profesör, 14 bin 203’ü doçent, 34 bin 652’si yardımcı doçent, 21 bin 423’ü öğretim görevlisi, 9 bin 799’u okutman, 3 bin 774’ü uzman ve 45 bin 321’i araştırma görevlisi olarak çalıştı.

Akademisyenlerin 84 bin 958’i erkek, 66 bin 805’i ise kadınlardan oluştu.

Türkiye’deki üniversite öğrenci sayısı, 2016-2017 öğretim yılında 7 milyon 198 bin 987 olarak gerçekleşti. Öğrencilerden 6 milyon 629 bin 961’i devlet, 554 bin 218’i vakıf üniversitelerinde; 14 bin 808’ü de vakıf meslek yüksekokullarında öğrenimlerine devam ettiler.

Uluslararası yükseköğretim derecelendirme kuruluşu Times Higher Education’ın (THE) verileri, Türkiye’deki üniversitelerin eğitim kalitesinin maalesef son beş yılda geriye gittiğini gözler önüne seriyor.

THE’nın, üniversitelerin eğitim kaliteleri, araştırmaları ve uluslararası tanınmışlıklarını göz önüne alarak oluşturduğu “Dünya Üniversiteleri Sıralaması” raporunda, 2012 yılında ilk 200’de Türkiye’den sadece bir üniversite yer alırken, 2017 yılında yapılan sıralamada ise Türkiye’den ilk 500’e girebilen devlet üniversitesi olmadı. Öyle ki Listenin ilk 500 sırasında Türkiye’den hiçbir üniversite yer almadı.

Boğaziçi Üniversitesi de 2012’den bugüne 200 sıra gerileyerek 500’üncü oldu. 2016-2017 eğitim-öğretim yılında “Devlet Üniversiteleri Sıralaması”nda Türkiye’de birinci olan Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) dünya sıralamasında 550 sıra gerileyerek 800’üncü sırada yer aldı. THE’nin 2017 yılı istatistiklerinde Türkiye’den en yüksek sıralamada yer alan üniversite ise Bilkent Üniversitesi (BÜ) oldu. Vakıf üniversitesi olan BÜ, listeye 400’üncü olarak girebildi.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Enformatik Enstitüsü bünyesinde yer alan “URAP Araştırma Laboratuvarı”, tarafından yapılan Türkiye’nin en iyi üniversitesi sıralamasında ODTÜ, Türkiye’nin en iyi üniversitesi olurken, Hacettepe, İstanbul Teknik, İstanbul, Bilkent, Ankara, Gebze Teknik, Ege, Gazi, Boğaziçi, Koç, Sabancı, Erciyes, Atatürk ve Yıldız Teknik üniversiteleri izledi.

Sıralamada, “makale sayısı”, “öğretim üyesi başına düşen makale sayısı”, “atıf sayısı”, “öğretim üyesi başına düşen atıf sayısı”, “toplam bilimsel doküman sayısı”, “öğretim üyesi başına düşen toplam bilimsel doküman sayısı”, “doktora mezun sayısı”, “doktora öğrenci oranı”, “öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı” olmak üzere, 9 kriter esas alındı.

Türkiye’deki lisans düzeyinde mezun veren 148 üniversiteyi kapsayan çalışmaya göre, ODTÜ 798.01 puanla en iyi üniversite oldu. ODTÜ, geçen yıl ve önceki yıl yapılan sıralamada da yine birinci sırayı almıştı.

Şimdi Gelelim asıl meseleye… Üniversite ve Mobbing.

Yanyana geldiğinde hiç de birbirine yakışmayacak iki kavram olarak gözüküyor. Pekiyi öyle mi?

Elimizde kesin rakamlar olmamakla birlikte Mobbinge maruz kalan akademisyenlerin oranının % 25 olduğu, yani her dört akademisyenden birinin mobbinge maruz kaldığı, bilim adamlarınca dile getiriliyor. (Sert ve Wigley, 2012).

Bu durum kuşkusuz özgür düşüncenin ve bilimin merkezi olması gereken üniversitelerin, özgürlüğüne gölge düşürücü bir durum olarak düşündürücü. Üniversite sektörünün kurumsal yapısı mobbing olaylarının görülmesine ne yazık ki zemin hazırlayabiliyor.

Akademik ortamdaki eğitim seviyesinin yüksekliğine bakarak, mobbingin daha az yaşanması gerektiği beklentisi, teoride gerçekmiş gibi görünüyor. Fakat pratikte bu durumun tamamen tersi olduğunu görüyoruz.

Üniversitelerdeki en popüler mobbing yöntemleri; intihal ile suçlamak, araştırma fonlarını kötüye kullanmakla itham etmek ve öğrencilerle ilişki yaşadığını iddia etmek olarak sıralanabilir.

Yapılan suçlamaların ve dedikoduların artmasına paralel olarak, çoğu zaman idari soruşturma açılmakta, yargı süreci beklenmeden işten atılmaların yaşanması çok karşılaşılan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. İntihal, dini ve etnik köken ayrımcılığı ve cinsel taciz gibi suçlamaların toplum nezdinde mağdurun itibarsızlaşmasına neden olarak, yargısız şekilde işten atılması sağlanmaktadır. İtibarını kaybetmiş mağdur; hakkını arayacağı mekanizmaların çoğu zaman hiçbir işe yaramayacağı düşüncesiyle, kaderine razı olmaktadır. Bu durum öyle aşırı durumlara kadar gidebilir ki işten ayrılmak zorunda bırakılan ya da kovulan akademisyenin, başka üniversitelerde iş bulması dahi engellenebilmektedir. Zorba ile öğrencilerin beraber olduğu ve mağdura karşı ortak karalama kampanyaların yapıldığı durumlarda, çoğu zaman öğrencilerin yalancı şahitliği de, mağdurun aleyhine kullanılmaktadır.

Başarılı olmanın bizi bu suçlamalardan koruması beklenemez, aksine yıpratıcı dedikodu ve iftiraların bizi hedef almasına neden olabilir. Başarı ve yüksek performansımız başkalarının kıskançlığı yüzünden hedef olmamıza neden olacaktır.

Hiç kuşku yok ki Üniversitelerde mobbing’in ortadan kaldırılması için, bu suçtan hüküm giyen üniversitelerin teşhir edilmesi, derecelerinin düşürülmesi, kaynaklarının kesilmesi ve akademik terfilerin objektif kriterlere bağlanması gerekir.

Üniversitelerde yaşanan mobbingin nedenlerine baktığımızda hangi kriterler ön plana çıkıyor?

İdeoloji: Türkiye’de ideolojilerin çatıştığı alanlardan biri de üniversitelerdir. Üniversitelerin düşünce ve ifade özgürlüğünün en fazla olması gereken yerler olmasına karşın karşıt görüşe tahammülsüzlük, ideolojik eksende gruplaşmalara yol açmaktadır. İdeolojilerine göre kişiler ötekileştirilmektedir.

Cinsiyet: Üniversitelerde kadına karşı cinsiyet ayrımının olmaması gerekirken, kadınların böyle bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaları, hem çalışma iklimini hem de psikolojik durumlarını olumsuz etkilemektedir. Başarılı kadınların kıskanılması ve mobbing sürecinde kolay yıldırılabileceği düşüncesi, kadınların duygusal ve fiziksel olarak daha zayıf algılanmasından kaynaklanmaktadır.

Ast-üst ilişkisi: İlki yönetici ve yönetici olmayanların oluşturduğu ast üst, ikincisi ise akademik unvanların ortaya çıkardığı ast üst ilişkileri olmak üzere iki çeşittir. Yöneticiler, kanunlar ve yönetmeliklerde açıkça belirtilmeyen konularda takdir yetkisi kullanırken keyfi uygulamalara girebilmektedir. Kendilerine ideolojik olarak yakın bulduğu kişilere aynı kuralı farklı uygularken, ötekileştirdiği kişilere daha farklı uygulayabilmektedir. Hizmet sürelerinin uzatılması konusundaki uygulamalar bu sorunlara tipik örnek oluşturmaktadır.

-Talep ettiği konferans izinleri, mesleki geziler, araştırma projeleri gibi etkinliklerde bulunmaları engellenmektedir.

-Düzenlemek istedikleri kongre, panel gibi etkinliklere de hiç destek verilmemektedir.

-Fiziki çalışma koşulları zorlaştırılmaktadır. Çalışma odaları, laboratuarları, ameliyathane gibi olanakları ellerinden alınmaktadır.

-Yüksek lisans öğrencileri ve doktora öğrencilerinin tez yazmaları dahi engellenmektedir.

-Kimi zaman da öğrenciler de yıldırılan hocaya karşı kışkırtılmakta, öğretim elemanının özel yaşantısına ilişkin gizli bilgiler öğrencilerle paylaşılmaktadır.

-Sonuçta bizi desteklemeyenler bizden değildir anlayışı ile başka üniversitelere geçmeleri için baskı yapılmaktadır.

Karar süreçleri: Yönetim Kurulu, Fakülte Kurulu, Enstitü Kurulu, Üniversite Senatosu gibi yönetim organlarında muhalefet eden, edebileceği düşünülen, sorgulayan üyeler baskılanmakta, dışlanmakta, istifaya zorlanmakta ve örtülü tehditlerle yıldırılmaktadır

Ders dağılımları: Ders dağılımlarında adalet ve uzmanlık ilkesinden uzaklaşılmaktadır. Yıldırılan kişilerin derslerinin ellerinden alınması veya olması gerekenden daha az ders verilmesine çok sık rastlanmaktadır. Alan dışı derslere girmeye zorlama, girdiği derslerin sürekli başka derslerle değiştirilmesi gibi akademik kurallara uymayan davranışlar sergilenmektedir. Ders saatlerinin keyfiyete göre düzenlenmesi ile bazılarının işi kolaylaştırılmakta, yıldırılmak istenen kişilerde zor durumda bırakılmaktadır.

Menfaat çıkar ilişkileri: Vize ve final sınav gözetmenlikleri, öğrenci danışmanlık görevleri dağıtılırken eşit uygulamalardan uzaklaşılmakta, ötekileştirilen kişilere daha fazla görev verilmektedir.

Akademik Jüriler: Öğretim üyelerinin atanması ve yükseltilmesinde, dosyalarının, yayınlarının incelenmesi sürecinde, doçentlik sınavının ilk aşamasını oluşturan yayın değerlendirmesi ve ikinci aşaması olan sözlü sınav aşamasında görevlendirilen jürilere baskı yapılması, jüri üyelerinin tehdit edilmesi yoluyla yıldırılan kişinin haklarının ve başarısının engellenmesi söz konusudur. Bu yıldırma uygulamaları kimi zaman yıllarca sürmektedir.

Yukarıdaki nedenlere ek olarak Türkiye üniversitelerindeki kadro azlığı nedeniyle rekabetin çok yüksek olması da çok önemli bir diğer etkendir.

Tüm bunlar dikkate alındığında üniversitelerde mobbing sorununun çözümüyle oluşacak ‘adil’ ve ‘demokratik’ ortamın üniversitenin özgürleşmesine ve bilimin gelişmesine büyük katkısı olacaktır.

Üniversitelerde Mobbingin Önlenmesi

Hiç kuşku yok ki; Mobbing olaylarının üniversitelerde önüne geçilebilmesi akademinin daha özgür ve daha yoğun bir şekilde bilim üretebilmesine olanak sağlayacaktır. Akademisyenler sadece kendi işleri olan araştırma ve bilim üretmeye daha rahat ortamlarda çalışarak ulaşacaklardır. Aksine mobbingin yaygınlaştığı bir yükseköğretimin; ne bilime, ne öğrencilere ne de bulunduğu topluma bir faydası olacaktır.

Üniversiteler uyuşmazlıkların çözümünde içinde bulundukları topluma önemli dersler sunabilirler. Akademik çevrelerde çatışmanın önüne geçmek, anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Usulleri ortaya konmalıdır.

Uyuşmazlık(çatışma, ihtilaf) inançlar ve davranışlardan kaynaklanan, sosyal hayatın bir gerçeğidir. Hoş olmayan stresli bir ortam yaratsalar da uyuşmazlıklar günlük hayatımızın bir parçasıdır. Bu çatışmalar bazen de organizasyonların hayatta kalmasına, gelişmesine ve ilerlemesine yardımcı olabilirler. Ancak, unutulmamalıdır ki; problemleri gelişip büyük sorunlar yaratmadan önce ortaya koymak daha faydalıdır .

Akademik ortamda her fakülte/yüksek okulun hatta her ana bilim dalının çalışma hayatında farklı uygulamalar içinde hareket ettiklerini görüyoruz. Genelde yanlış bilgilendirme, yanlış anlama; hata yapma ortamına sebep olmakta bunlardan dolayı karışıklıklar ve çatışmalar ortaya çıkmaktadır.

Akademisyenler arasında çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümü için gerekli usulleri gösteren açık bir sözleşmeye ihtiyaçları vardır.

Alternatif uyuşmazlık çözüm yolları, çatışmaları en az yoğunluğa indiren ve ortaya çıkacak problemlerde erken uyarı sistemi sağlayan yöntemlerdir . Unutulmamalıdır ki; bu gibi olaylarda yargı yoluna başvurmak daha fazla zaman ve para harcamaya, sonuçların nereye varacağının bilinememesine ve taraflar arasındaki ilişkilere zarar verici sonuçlara neden olabilir. Kısacası, alternatif uyuşmazlık çözüm usulü, çatışma ve uyuşmazlıkların çözümünde yargı yolu dışında başvurulan tarafların isteğine bağlı olarak çalışan bir uyuşmazlık çözüm yoludur.

Alternatif çözüm yolları, uyuşmazlıkların çözümünde taraflara problemleri yüz yüze görüşme, aralarındaki ilişkide aksayan yönleri düzeltme ve geliştirme, problem çözümüne katılma, tarafların çözüm usullerini birlikte tespiti, kararların her iki tarafın katılımı ve anlaşması ile verilmesi ve gerektiğinde üçüncü kişi(ler)den uyuşmazlığın çözümünde taraflara yol göstermesi için yardım alınması gibi önemli avantajlar sağlayacaktır.

Kişilerin samimi ortamlarda problemleri tartışması ve bir çözüme ulaştırması daha sonra çıkabilecek daha büyük sorunları engelleyecektir.

Unutulmamalıdır ki, bunun sağlanabilmesi için öncelikle bu konuda eğitim alınması gerekir. Müzakere, kişiler aralarında iletişim kurulması ile başlar ve karşılıklı olarak anlaşabilecekleri bir sonucun ortaya çıkmasını sağlar. Taraflar bu ilişkide birbirlerine isteklerini ve ihtiyaçlarını anlatırken aynı zamanda kendilerini de eğitmiş olurlar. Böylece kolay halledilemeyecek sanılan problemlerin çözümü sağlanır.

Üçüncü bir kişinin veya kişilerin arabuluculuğu, tarafların daha etkili bir şekilde iletişimini sağlayarak onları ortak bir sonuca ulaştıran yardımı ile problemin çözümünü sağlar. Arabuluculuk, taraflar arasında yanlış anlama veya yanlış hesaplamadan kaynaklanan problemlerin çözümünde başarılı bir çözüm yolu olsa da, bunda başarılı olabilmenin oranı üçüncü kişinin yani arabulucunun bu konudaki kişisel yeteneklerine bağlıdır.

Alternatif çözüm yolları, yüksek öğrenimdeki uyuşmazlıkların çözümünde çok etkili bir potansiyele sahiptir. Taraflara rahat ve kontrollü ortamda daha hızlı ve daha az masraflı çözümler sağlar; çalışma arkadaşları arasında ilişkileri güçlendirir ve tüm taraflar arasında uyuşulabilecek bir uzlaşma temin eder.

Üniversitelerde mobbingin önüne geçmek için neler yapılmalıdır?

-Üniversite içerisinde mobbing bilinçliliği artırılmalı.

-Mobbingi önleyecek yasal düzenlemeler vakit kaybetmeden oluşturulmalı ve güvenilir bir hukuki sürecin işlemesini garanti altına alacak kurumsallaşma yaratılmalıdır.

-Ombudsmanlık mekanizması kurularak, yürütülen idari ve hukuki işlemlerin bağımsız bir mekanizma tarafından takip edilmesi sağlanmalıdır.

-Mobbingten hüküm giymiş üniversiteler ilan edilmeli ve kaynaklarında kısıntıya gidilmelidir.

-Üniversitelerin atama kuralları ve uygulamalarının şeffaflığı sağlanmalı, profesörlüğe ve doçentliğe yükseltme kriterleri her akademisyen için aynı olmalı ve atamalar sırasında keyfilik yaratacak durumların önüne geçilmelidir.

-YÖK kanunu ile çok geniş yetkilere sahip üniversite yöneticilerinin “sorumluluk tutulabilirlik” ilkesi gereği, kararları sorgulanabilmeli ve sınırsız yetki alanlarının mobbing mağdurlarını bir daha mağdur etmemeleri için somut adımlar atılmalıdır.

-Mobbing ile mücadele için kurum içerisinde bağımsız, sivil inisiyatiflerden oluşan birimler kurgulanmalıdır.

SON SÖZ : Herkes Kendisine yakışanı yapar…

Güçlü bir ülke için Mobbingi önlemek zorundayız.

İlhan İŞMAN
İletişim Genel Koordinatörü
Danışma Kurulu Üyesi

Dünya’nın en büyük ekonomileri farklı kriterlere göre sıralanıyor. Bu kriterlerin en başında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) geliyor. Bir ülkenin ekonomik gücü, o ülke para biriminin değeri, iş gücü piyasası, ticareti, üretimi, tüketimi, ücretleri, vergileri, hükümet kamu politikaları, iç ve dış siyaset politikaları gibi ana göstergeleri ile ölçülüyor. Tabi bunun yanı sıra ekonomik göstergeleri belirleyen bir çok istatistiksel veri de ülkelerin ekonomik düzeyini belirleyen kriterler arasında.

Bir ülkenin ekonomik büyüklüğünü ölçmede kullanılan en önemli istatistiki verileri ana başlıkları ile büyüme rakamları, faiz oranları, enflasyon, işsizlik, bütçe dengesi, cari işlemleri, döviz kurları ve nüfus olarak sıralayabiliriz.

Bu kriterlere göre :

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) sıralamasına göre şu an Dünya’nın en büyük ekonomisi konumunda. 18 Trilyon 37 Milyar Dolar büyüklüğünde bir ekonomik büyüklüğe sahip. Çin 11 Trilyon 8 Milyar Dolar büyüklük ile ABD’den sonra ikinci sırada.

Euro Bölgesi ülkelerinin toplamı ise Çin’i az bir fark ile geçerek 11 Trilyon 602 Milyar dolar seviyesinde bulunuyor. Euro Bölgesindeki en gelişmiş Avrupa ülkeleri ise sırasıyla Almanya 3.3 Trilyon, İngiltere 2.8 Trilyon, ve Fransa 2.4 Trilyon ile sıralanmakta. Hindistan 2 Trilyon, İtalya 1.8 Trilyon, Brezilya 1.7 Trilyon ve Kanada 1.5 Trilyon ile ilk 10 sırayı oluşturmakta.

Türkiye, GSYH sıralamasında şu an itibariyle 718 Milyar Dolar büyüklüğü ile bu listenin 18. Sırasında bulunuyor. 2023 Hedefimiz ise dünyanın en büyük 10 ülkesi arasına girmek. Tabi ilk 10’a girmek için Türkiye’nin sürekli olarak her yıl üst üste en az %5 ile %7 büyüme sağlaması gerekiyor.

Ülkelerin gelişmişlik düzeyini sadece ekonomik kaynaklarının büyüklüğü belirlemiyor. Bir başka deyişle sadece ekonomik sermaye ile güçlü ülke olunmuyor. Ekonomik sermaye gibi, beşeri ve sosyal sermaye de Ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirleyen önemli kriterler arasında yer alıyor.

Beşeri Sermaye; ülkenizdeki İnsanların yetenek, bilgi, görgü ve birikimleri toplamının ekonomik bir değer ifadesidir. Beşeri sermayenin ölçütü ise İnsani Gelişmişlik endeksidir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı 2016 yılı rakamlarına göre; Türkiye; Beşeri Sermaye göstergesi olan İnsani Gelişmişlik endeksinde, yüksek insani gelişme kategorisinde yer alıyor ve 188 ülke ve bölge arasında 71. sırada.

Bir de sosyal sermaye kavramı var. Sosyal sermaye; toplumu oluşturan birey, sivil toplum kuruluşları ve kamu kurumları arasındaki koordinasyonu kolaylaştıran ve toplumun üretkenliğini artıran, norm, iletişim ağı ve güvenden oluşan yapı olarak tanımlanıyor. Sosyal Sermayenin göstergesi de Dünya Değerler Araştırması ile belirleniyor. Türkiye’de güven düzeyi oldukça düşük çıkıyor.

Neden düşük çıkıyor dersek, cevabını da kendimiz bulabiliriz.

Çünkü Sosyal sermaye şu kriterlerden oluşuyor. Demokrasi, rüşvet oranı, mahkemelerin bağımsızlığı, grevler, öğrenci hareketleri, protestolar, tutuklu sayısı, hükümete ve sendikalara olan güvenin derecesi, kredi kullanma derecesi, bireysel özgürlük, toplumsal etkinliklere katılım, komşuluk ilişkileri, aile ve arkadaşlık bağlantıları, iş bağlantıları, farklı hayat görüşlerine ve yaşam biçimlerine tolerans gösterme, şiddet oranları, suç oranları, boşanma oranları, intihar oranları, çocukların televizyon izleme oranı, çocuk sağlığı ve eğitim kalitesi ve sivil toplum kuruluşlarının yaygınlık derecesi ve benzeri kriterler.

Bu kriterlerin en önemlisi de güven.

Güven; Bir kişinin, karşı tarafın adil, ahlaka uygun ve öngörülebilir şekilde davranacağına ilişkin dürüstlük ve doğruluğa dayalı bir kavram. Güven, insanların toplumsal hayatta ihtiyaç duyduğu ve elde etmeye çalıştığı en temel duygu.

Sosyal Sermayemizin bir grup vatan haininin alçakça yaptığı son darbe girişiminden sonra, maalesef yerle bir olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Güçlü bir ülke demek Ekonomik, Beşeri ve sosyal sermayesi de güçlü olan ülke demektir.

Bu açıklamalardan sonra beşeri sermaye, sosyal sermaye ve mobbing ile ilişkisine geçelim.

Mobbing; duygusal bir saldırıdır. Özel ve kamu işyerlerinde uygulanan ve kişi veya kişiler üzerinde insan onuruyla bağdaşmayan davranışların toplamıdır. Sistematik bir baskı yaratarak, ahlâk dışı bir yaklaşımla, iş performansını ve dayanma gücünü yok edip, kişiyi kendi isteğiyle işten ayrılmaya zorlamak için; düzenli, sürekli ve sistematik olarak yapılan psikolojik taciz davranışları, eylem ve uygulamaların bütünüdür.

Bilerek ya da bilmeyerek yapılan psikolojik taciz, makro düzeyde ülkemizin beşeri ve sosyal sermayesini kemiriyor, yok ediyor. Mikro düzeyde ise çalışanların itibarını ve onurunu zedeliyor. İnsan kaynağımızı tüketiyor. Verimliliğimizi azaltıyor. İnsanımızın sağlığını kaybetmesine neden olarak, çalışma hayatını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle Psikolojik tacizin önlenmesi, gerek iş sağlığı ve güvenliği gerekse çalışma barışının geliştirilmesi açısından çok önemlidir.

Mobbingin işyerlerine ve ülkemize verdiği zararlarla ilgili araştırmalar ülkemizde yeterince yapılmamaktadır. Veriler elimizde olmamakla birlikte, Dünya ölçekleri üzerinden fikir sahibi olabiliriz.

Ulusal İşyeri Güvenliği Enstitüsü Raporuna göre, ABD’de işyeri şiddetinin çalışanlara toplam maliyeti 1992 yılında 4 milyar dolardan fazladır.

Avustralya Griffith Üniversitesi Yönetim Bölümünün hazırlamış olduğu rapora göre Avustralya’da mobbing (İşyerinde Psikolojik Taciz) işverenlere yıllık 36 milyar dolara mal olmaktadır.

İngiltere Ticaret Odasının 2000 yılında yapmış olduğu çalışmaya göre mobbing (İşyerinde Psikolojik Taciz) İngiltere endüstrisine her yıl 2 milyar dolar yük getirmektedir.

Dünyada her sene 6 milyon çalışma günü kaybı yaşanmaktadır. (HSEInformation abaout Health and Safety at Work). Bu yaşanan kayıpların sebebi (İşyerinde Psikolojik Taciz) mağdurlarının meslek güvensizliği, iş değişikliği ve uzun çalışma saatleri ve bu zor çalışma koşulları sebebiyle yaşanan çalışma kayıplarıdır. Dünya genelinde stres ve stres ile ilgili olan hastalıkların maliyetine baktığımızda 5 milyar (TUC- Trades Uninon Congresss) dolardan 12 milyar (IPD- Institute of Personnel and Development) dolara yükselen bir grafik karşımıza çıkmaktadır. Bu denli maliyeti olan mobbingin (İşyerinde Psikolojik Taciz) önlenebilmesi için mevzuatta ve uygulamada yapılacak değişikliklerin çalışma hayatına yansıtılması sağlanmalıdır.

Mobbing, çok yaygın ve gittikçe artan bir olgudur. AB ülkelerinde yaygınlık oranları % 2 ile 15 arasında değişmektedir.

İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Şaban ÇOBANOĞLU’nun çalışmalarında, Türkiye’deki mobbing mağdurlarının çalışan nüfusun % 20’sini oluşturduğu belirtilmiştir.

Nitekim; Alo 170 Çalışma ve Sosyal Güvenlik İletişim merkezine 2011 – 2016 yılları arasında bilgilenmek ve psikolojik destek istemek için toplam 38.262 adet başvuru yapılmış. Yani her yıl ortalama 7.652 kişi; diğer bir deyişle de günde ortalama 21 kişi MOBBİNG BİLGİLENME VE PSİKOLOJİK DESTEK hattını aramış. Herhalde bu insanlar durup dururken Alo 170’i keyfine aramamışlardır. Durup düşünmemiz gerekiyor.

Mobbing Milli bir meseledir. İnsanlarımızın barış ve huzur dolu iş ortamlarında ülkemiz yararına verimli ve etkin olarak çalışmalarına imkan sağlamalıyız. Mutlaka Onurlu Çalışma hakkını gözetmeliyiz.

Mobbingin, birey üzerinde olduğu kadar kurumlar üzerinde de tahrip edici sonuçları var. İşveren açısından ortaya çıkan hasarlar, öncelikle ekonomik nitelikte. Ancak bunun yanında ağır sosyal sonuçların oluşması da kaçınılmaz. Oysa mobbing, bir kuruma, işletmeye çözümlenmesi mümkün olmayan kalıcı sorunlar yaratıyor ve ödenmesi gereken bedeli son derece ağır oluyor. Çalışma ortamındaki herkes, işyerinde psikolojik tacizi durdurmak için bir şeyler yapmalı ve mücadele etmelidir.

Toplumsal algının netleşmesi için öncelikle mobbing devlet tarafından milli bir politika olarak kabul edilmeli, kamuoyunun gündemine taşınmalıdır. Mobbing davranışlarının neler olduğu, zorbalığın neden kaynaklanabileceği, kişiye, aileye, kuruluşa ve devlete verdiği zararlar, zorbanın kendi kurumuna, kuruluşuna ve ülkeye verdiği zararlar, mobbingden kurtulmak için çözüm yolları, mobbing sürecinde seyircilere düşen görevler, mobbingde aileye düşen görevler, mobbingin beşeri ve sosyal sermayeye verdiği zararlar konusunda eğitimler verilmelidir.

Öncelikle Mobbing kavramı anayasaya mutlaka girmelidir. Kamu ve özel sektördeki mobbingin durdurulması için kapsamlı bir çalışma ile ülkemize has müstakil bir MOBBİNG KANUNU çıkarılmalıdır.

Ülkemizde hukuk yolları tükendiğinde mağdurlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yolunu tutmakta, bu durum ülkemiz adına maalesef önemli bir prestij kaybını da beraberinde getirmektedir. Halen bildiğimiz üç ayrı mobbing davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülmektedir. Gerekli tedbirleri alarak, ülkemizin mahkum olmayacağı ve tazminat ödemeyeceği günleri hep birlikte görmeyi yürekten diliyorum.

SON SÖZ : Güçlü bir ülke olmak istiyorsak Mobbingi önlemek zorundayız.