Anasayfa / Arşiv / Mobbing

Mobbing

Bir ara bu yazıda, bir savaşa giriştiğimi, birkaç hafta içinde sonuç almayı umduğumu ve bu sayfaya kocaman kocaman harflerle başardım yazacağımı söylemiştim. Tam da umduğum gibi oldu ama biraz uzunca anlatmak istediğimden, zaman bulup, neler olduğunu buraya yazamamıştım. Öncelikle söylemeliyim ki BA-ŞAR-DIM! 🙂

Konu,  ülkemizde çok yaygın olan ama henüz madde olarak kanunlara yansımamış bir mesele: Mobbing.
Mobbing en basit tanımıyla “psikolojik taciz ve/veya yıldırma” demek. Ağırlıklı olarak çalışma ortamında kendini gösterse de aslında sosyal bir olgu. Yani herhangi bir sosyal ortamda gerçekleşebiliyor.

Mobbing, özel sektörde de kamuda da oldukça yaygın. İnsanların bunu fazla dillendirmiyor olmaları yaygın olmadığı izlenimi yaratmasın. Bunun çok fazla ortaya konmamasının nedenleri var: Örneğin, insanlar işlerini kaybetmekten korkuyorlar. Bazıları da başlarına böyle bir şey geldiği için bir çeşit eziklik hissediyorlar ve ortaya çıkmasını istemiyorlar. Nedenler vakadan vakaya değişkenlik gösterebiliyor.

Benim meselem bundan yaklaşık 2 yıl önce başladı. Burada çok fazla bahsetmiyorum ama ben akademisyenim. Bunu şu anda özellikle vurguladım. Çünkü akademik camiada yaşanan mobbing vakalarına inanamazsınız! 2 yıl önce, aynı bölümde çalıştığım ve zamanında hocam da olmuş bir doçent, durup dururken bana karşı saldırgan tavırlar sergilemeye başladı. Bu “durup dururken” ile kendimi masum göstermeye çalışmıyorum. Mobbing vakalarındaki taciz mağdurlarının büyük çoğunluğu öncelikle hatayı kendilerinde aramaya eğilimli ama gerçek öyle değil. Tacizcinin bunu yapması için, kurbanının birşey yapmış olması gerekmiyor. Bu önemli bir nokta. İlk zamanlar ben de kendimde suç aradım. “Ben ne yaptım da bana böyle davranıyor acaba?” diye düşündüm. Hatta bana karşı sergilediği saldırgan tavırları engellemek için herşeyi alttan almaya, olabildiğince sorun çıkarmamaya çalıştım. Tabi -beni bilen bilir- bu hiç bana uyan bir durum değildir. Yani suçumun olmadığı bir konuda bırakın alttan almayı, sıkı arıza çıkarırım. Ama yaşadığım şey o kadar akla aykırıydı ki ilk zamanlar ciddi şekilde afalladığımı söyleyebilirim. Afallamanın da ötesinde, kabullenemedim. Tam 2 ayım işten eve dönüşte oturup ağlamakla ve strese bağlı olarak evi yemekle geçti. Şaka yapmıyorum. Bildiğiniz, evi yedim. Biraz detaylandırırsam durum açıklığa kavuşacak.

İlk zamanlar toplantılarda beni bozmakla, azarlamakla işe başladı. Olmadık anlarda, hak etmediğim şeyler duymaya, azarlanmaya başladım.  Ben alttan alma yolunu seçince, bunların dozunu arttırdı. Benimle bir çeşit savaşa girmiş gibi, sürekli bir üstünlük sağlama, ezme çabasındaydı. Bir süre sonra benim toplantılara katılımımı engellemeye, hakkımda iftiralarla dolu, delilsiz raporlar yazmaya başladı. Bazı görevleri almama engel oldu. Bunların ardından sınıfıma izinsiz girmeler, öğrencilerimi sorguya çekmeler ve hatta –inanmayacaksınız ama- elindeki anahtarlığı tespih sallar gibi sallamak suretiyle odamın önünde ileri geri volta atmalar geldi. Şaka gibi değil mi? Tabi bu arada profesörlük ünvanı alması, tacizlerinin dozunu ve niteliğini arttırabilmek adına işini kolaylaştırdı. Hiç unutmuyorum, bir gün bölümün mutfağında kahve kupamı yıkarken ensemde birinin olduğunu hissettim ve dönmemle birlikte bu adamın yüzüyle burun buruna geldim. Aklınca beni korkutabileceğini zannedip, gelip dibimde durmuştu. İtiraf etmeliyim ki bu hareketi çok 0-6 yaş grubu bulmakla birlikte, kendisinin şiddet dolu mazisi düşünüldüğünde, aslında korkmam gereken bir durumdu. Ne var ki ben korktuğumu göstermek yerine 10 dakika bardak durulamayı tercih ettim. (Az önce sözünü ettiğim, “şiddet dolu geçmiş” meselesi işe şu: Bu adamın daha önce öğrencilere ve çalışma arkadaşlarına kötü davranmaktan aldığı 2-3 tane disiplin cezası bulunuyor.)

Derkeeeeen, yine çokça ağladığım bir gecenin sabahı kalkıp yüzümü yıkadım. Aynaya baktım ve kendime, “Joujou? Hayırsındır inşallah! Bu sen misin? N’oldu senin savaşçı ruhuna? Hadi bakiiim, derhal cepheye!” dedim. Derya’yı aradım ve dedim ki “Ben bu adamla savaşmaya karar verdim”. Derya hemen avukat bir arkadaşından randevu aldı. Avukata durumu anlattım ve ne yapabileceğimi sordum. Burada şöyle önemli bir nokta var: Eğer tacizciniz, benim vakada olduğu gibi, devlet memuru ise kendisine mobbingden dava açamıyorsunuz. “Devlet memuru mobbing yapmaz, mobbingi devlet yapar” mantığıyla, davayı kurumuma açmam gerekiyormuş. Bu da açıkçası bana çok ama çok saçma geldi. Kurumun bu işte ne suçu var, diye düşündüm ve dedim ki “O halde önce kurum içinde bunu çözerim. Sonra gerekirse mahkemeye taşırım” Avukatım da bana delil toplamaya başlamamı söyledi. “Delil”den kasıt şu: Toplantı tutanakları, sözlü şahitlikler, hakkımda yazdığı asılsız raporlar. Ben de “Tamamdır” dedim ve hemen bölüm başkanlığına bir dilekçe yazıp, gerekli belgeleri talep ettim. “Bilgi edinme yasası” diye bir yasa olduğunu ve bu yasa kapsamında sizi ilgilendiren belgeleri talep edebileceğinizi hatırlatayım bu arada.

Bu arada, konuyu iş arkadaşlarıma açtım ve 1 kişi hariç herkesten aynı şeyi duydum: “Aman bu adama bulaşma Joujou! Arkasında rektör var. Ağzına sıçılır. Hayatın kayar. Zaten sonuç da alamazsın. Rezil olduğunla kalırsın. İşinden bile olabilirsin. Sakın!” Evet, şaka yapmıyorum, herkes bunu söyledi. Ben de dedim ki “Arkadaş, ben doktoralı bir insanım. Başıma gelebilecek en kötü şey işten atılmam mı? Olabilir. Atılabilirim. Gider başka yerde iş bulurum. Ama bir profesör itibar kaybederse, gidip başka yerde kazanamaz. Hayat boyu takip eder. Artı olarak, bu adam rektörün babasının oğlu mu ki? Neden korusun?” dedim. Karşılık olarak acıyan bakışlar aldım ama açık söyleyeyim, o bakışlar hiç umurumda olmadı. Çünkü o dakikaya kadar yeterince üzülüp yıpranmıştım. Her şeyi de göze almıştım.

Bunu takip eden ilk bölüm kurulu toplantısında, bu adam yine çirkin bir üslupla beni toplantıdan çıkartmaya çalıştı. Ama bu defa karşısında alttan alan Joujou’yu bulamadı. “X Bey’in söylediklerinin tutanaklara geçmesini istiyorum!” dedim. Suratını görmeliydiniz! O ana kadar ses çıkartmadım diye hep öyle olacağını zannediyordu. Şoka girdi ve “Ne münasebet. Sen tutanağa bir şey ekletemezsin!” dedi. Ben de “Siz profesör olabilirsiniz ama bu kurulda eşit oy hakkına sahibiz. Tutanağa doğru olan her şeyi ekletebilirim. Siz müdahale edemezsiniz!” dedim. Bu çıkışımın ardından “Hayatım, bak şimdi…” diye cümleye başlayacak oldu; hemen sözünü kestim ve “Bana ‘hayatım’ diye hitap etmezseniz sevinirim!” dedim. Yüzü kireç gibi oldu. Tıkandı, 1-2 dakika konuşamadı. Sonra nefret kusan bir sesle “Ne söylememi tercih edersin? Joujou Hanım mı diyeyim?” dedi. “İsabet olur” dedim. Toplantı bittikten sonra bu kadarını yapabilmiş olduğum için bile çok rahatlamıştım.

Buna benzer şeyler 6-7 ay daha sürdü. Ben her defasında delilleri bir bir topladım. Her olayda biraz daha ayağa kalkarak, güçlenerek devam ettim. En sonunda elimdeki belgeleri bir araya getirdim. 9 sayfalık bir şikayet dilekçesine ek olarak 89 sayfalık, delilleri içeren ekle birlikte 98 sayfalık bir rapor hazırladım ve rektörden randevu aldım. Rektöre dedim ki “Hocam, bu kişi beni şu kadar aydır, şu şekillerde taciz ediyor. Mahkemeye gitmek istemiyorum çünkü o zaman üniversiteme dava açmam gerekecek. Bu tercih ettiğim bir şey değil ama bunun bir son bulmasını da istiyorum. Diğer yandan, bu kişinin sizin adamınız olduğunu söylüyorlar ama ben buna inanmıyorum. Tarafsızlığınızı koruyacağınızı düşünüyorum. Bana ne önerirsiniz?”. Hoca buna göz yumulamayacağını, kendisinin o kişiyle konuşacağını, işe yaramazsa soruşturma açtıracağını söyledi. Ben de “Peki” dedim. Söz verdiği gibi çağırıp adamla konuştu ama tabi ki bu hiçbir işe yaramadı. Ben de götürüp elimdeki raporu rektörlüğe teslim ettim. Yani ne zamandır hazırlandığım savaşı başlattım.

Bunu takip eden bir toplantıda, söz konusu profesöre, “Ben izin vermeden siz benim sınıfıma giremezsiniz. Öğrencilerimi sorguya çekemezsiniz. Orası benim sınıfım. Sizin beni denetleme yetkiniz yok. Girmeyeceksiniz sınıfıma!” dedim. Cevap olarak “Bunların hesabını soruşturmalarla sana soracağım!” geldi. Ben de “Kim kime soruşturma açtırabilecek, göreceğiz!” dedim. Bir hafta sonra, çaaaaat diye (bu ses efekti çok önemli :))) ) soruşturma açıldı ve ne oldu bilin? Öğrencilere ve çalışma arkadaşlarına kötü davranmak suçundan disiplin cezası aldı! 😀

Durum bir yazıyla bana bildirildiğinde nasıl büyük bir rahatlama hissettim, anlatamam. “Başaramazsın!” dediklerini başarmıştım. Bu durumun şöyle bir önemli yanı daha var: Çalıştığım fakültede buna benzer vakalar var ama kimse daha önce bunu savaş haline getirip şikayet etmemişti. Yani benim olayım emsal oluşturacak ve taciz mağdurlarına cesaret verecekti. Kimse “Ben profesörüm, asarım, keserim!” yapamayacaktı.
Ancak şöyle bir hayale de kapılmamak gerekiyor: Ceza almış olması, duracağı anlamına gelmiyor. Duracak olsaydı, önceki cezaları aldığında, dururdu. Ceza almış olması, artık size diş geçiremeyeceği anlamına geliyor. Yani sizin savaşabileceğinizi görmesi ve hatta ona zarar verebileceğinizi görmesi anlamına geliyor. Onun profesör arkadaşlarından biri, benim mesai arkadaşlarımdan birine aynen şöyle demiş: “Bütün okul bu akıllının aldığı cezayı konuşuyor. Rahat dursaydı, ceza almazdı!” Bu, bir profesörün itibar kaybıdır ve geri dönüşü yoktur!

Buna benzer bir sürü vaka var akademik camiada. Hatta ben konuyla ilgili makale yazan bir doktora öğrencisiyle görüştüm ve ona makalesinde kullanabileceği bilgiler de verdim. Ama ses çıkarabilen insan sayısı az. İşlerini kaybetmek, sonuç alamamak, olayın örtbas edilmesi, rezil olmak, vb. şeylerden korktukları için, destek göremedikleri için susuyorlar. Buna katlanmaya çalışıyorlar. Ancak bu ciddi bir psikolojik şiddettir ve cezalandırılması gerekir. Kimsenin sizin psikolojinizi bozmaya, kariyerinizi engellemeye, sizi bezdirmeye hakkı yok.

Bu süreçte en büyük desteği ailemden, Derya’dan ve aynı adam tarafından taciz edilen bir çalışma arkadaşımdan gördüm. Derya’ya ayrıca minnettarım çünkü o 8 aylık süre boyunca beni saatlerce dinlediği, sakinleştirmeye çalıştığı yetmiyormuş gibi, bir de konuya kafa yorup beni yönlendirdi ve cesaret verdi. Kısaca, düşmeme izin vermedi. Bu konuda çok şanslıydım.

Diğer yandan sizi destekleyen kimse olmasa bile bu savaşı başlatabilmelisiniz. Yalnız şu durumu ayrı tutuyorum: Benim bakmam gereken bir ailem, çocuğum yok. Yani daha atılgan olabilirim. Çocuğu ortada kalmasın diye cesaret edemeyenlere bir şey söyleyemiyorum o yüzden. Ama onlara hem psikolojik, hem hukuki destek almalarını ve kulis yapmakla işe başlamalarını öneriyorum. Örneğin ben, soruşturmanın devam ettiği süreçte, üniversitenin ilgili birimince düzenlenen “Mobbing” konulu seminere katıldım. Bir mobbing mağduru olduğumu söyledim, kısaca hikayemi anlattım ve bir salon dolusu insana, ne olursa olsun vazgeçmeyeceğimi söyledim. Aralarında benim tacizcinin bir arkadaşının da olması beni ayrıca mutlu etti. Ne de olsa bu kararlılığımın haberi kuş misali kendisine ulaştırılacaktı.

Mobbing konusu artık üniversitelerde oldukça ciddiye alınıyor. Konuyla ilgili birimler kuruluyor. Vakalar takip ediliyor ve çözülmeye çalışılıyor. Olabilecek en kısa süre içinde hukukçular tarafından ele alınıp yasalaşırsa harika olacak. Böylece yukarıda saydığım nedenler yüzünden sesini çıkaramayıp, bu eziyeti çekmek zorunda kalan insanlar bir çıkış yolu bulabilecekler.

Şunu da eklemek istiyorum: “Nasılsa bana olmaz” ya da “Ben kimseye bulaşmadım, benim başıma gelmez” diye düşünmeyin sakın. Bir gün sizin de bir tacizciniz olabilir. Hatta şöyle de birşey var: Tacizci kadar, buna seyirci kalanlar ve hatta ona yardım edenler de suçlu. Bunu unutmayın. Göz yumuyorsanız, suça ortaksınız.

Benzer bir eziyetin tam ortasında olup, ne yapacağını bilemeyenler için bir minik pencere açabilmişimdir umarım.

Hakkında mobbing

-Haber İlginizi Çekebilir

Plaza Eylem Platformu’nun Konuğu Olduk

Servisimiz var mı? Sigortamız maaşımız üzerinden mi yatırılıyor? Maaşın çoğunun gittiği kira derdimiz yok mu? …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir